MÜLAKAT- DOÇ. DR. ÇİĞDEM ERDEM

ÇİĞDEM ERDEM- TEK PARTİ DÖNEMİ İKTİSADİ POLİTİKALARI

TEK PARTİ DÖNEMİ İKTİSADİ POLİTİKALARI
RÖPORTAJ- DOÇ. DR. ÇİĞDEM ERDEM*

“Cumhuriyet Dönemi kendi içerisinde bir bütün değildir, çeşitli dönemleri barındırmaktadır. 1923-1930 yılları erken Cumhuriyet Dönemi; literatürde liberal olarak tanımlanır. Liberal midir? Evet, göreceli olarak liberaldir. ” Daha detaylı bilgiyi yazının tamamında bulabilirsiniz.

 

 

Tek parti döneminin ekonomi alanındaki politikalarının düşünsel kökleri nelerdir? Bu politikaların sonuçları ülkemize nasıl yansımıştır?

-Tek parti döneminin ekonomi politikalarının düşünsel köklerini ifade edebilmek için tarihsel anlamda gerilere, cumhuriyet öncesi döneme bakmamız gerekmektedir. Tek parti döneminin ekonomi politiğinin temel dayanak noktası “milli iktisat düşüncesi” dir. Ancak milli iktisat düşüncesi bizim aydınlarımızın ortaya attığı bir düşünce değildir. Bu düşünce aslında Avrupa’da özellikle de Almanya’da ama ondan daha da öncesinde ABD’de “merkantilizme” daha doğrusu merkantilizm üzerinden gelişen “liberalizm”e bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Aslında 19. Yüzyıla gelindiğinde kapitalizmden bir önceki dönemde söz konusu olan merkantilizmin esamesinin okunmadığını ve yerini “Laissez Faire” ekonomisine bıraktığını görüyoruz. merkantilizmde devlet odaklı bir kalkınma düşüncesi varken liberalizm, Laissez Faire, Adam Smith ve David Ricardo ile birlikte esas olan şey devletten ziyade serbest ticaret ve serbest ekonomi düşüncesi olmuştur. Fakat bu serbest ticaret ve serbest ekonomi dünyadaki bütün ülkelerin yararına olmadığı yönünde bir düşünce yavaş yavaş hasıl olmaya başlamıştır. Bununla birlikte de liberalizmin hem uygulanmasına hem de teorisine birtakım eleştiriler gelmeye başlamıştır. En güçlü eleştiri Almanya’dan geldi ancak ondan öncesinde ilk eleştiri ABD’de Alexander Hamilton’dan Birleşik Devletler’deki temsilciler meclisi için hazırladığı “İmalat Üzerine Rapor” isimli raporundan gelmiştir. Vermek istediği mesaj şuydu; “Eğer ABD kalkınmak istiyorsa, bunu sanayi ve imalat üzerinden gerçekleştirmelidir ve bu kalkınma dönemin hegemonu olan İngiltere ile rekabet edebilmek için devlet eli ile gerçekleştirilmelidir”. Bunu dile getirenler arasında Daniel Raymond gibi düşünürler de vardır. Bu kişiler “iktisadi milliyetçiler” olarak adlandırılırlar.
Fakat milli iktisat düşüncesinden ve bunun Osmanlı’ya ve oradan da Cumhuriyet Dönemi’ne yansımasından bahsedecek olursak değinmemiz gereken temel figür Friedrich List’tir. Friedrich List, milli iktisat ekolünün kurucusu kabul edilir.-Politik Ekonominin Ulusal Sistemi- isimli bir eseri de bulunmaktadır. List’in söylediği şey şudur; Almanya’nın mevcut koşullar altında İngiltere ile rekabet etmesinin mümkün olmadığını bu rekabeti sağlamanın yolunun ise devletten geçtiğini, ekonomide devletin başat rol oynaması gerektiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda List; o denemin parçalı Almanya’sında bir gümrük birliği kurulmasının yani “Zollverein” in gerekli olduğunu dile getirmiştir. List’in bu görüşlerini de hayata geçiren kişi “Bismarck” olmuştur. Bugün ki Almanya iktisadi gücünü Friedrich List’e borçludur. Bu milli iktisat düşüncesi, milli burjuvazinin Türkiye’de yaratılması maksadıyla benimsenecektir.

Bu bize milli burjuvazinin yaratılması şeklinde yansıyacaktır. Biz bunu Cumhuriyet Dönemi’nde de, Demokrat Parti’nin ortaya çıkışında da göreceğiz. Aslında hepsinin kökeninde bu milli burjuvazi düşüncesi, milli iktisat düşüncesi vardır. Almanya’da 19. Yüzyıldan itibaren dünyanın diğer ülkelerine de emsal teşkil etmeye başlamıştır. İttihat ve Terakkiciler de Almanya’yı kendilerine örnek almışlardır.
O dönemde iki temel ekol vardır; bunlardan birisi liberal diğeri ise milliyetçi ekoldür. Liberal ekol kendisine örnek olarak İngiltere’yi almaktadır ve Adem-i merkeziyetçiliği, siyasetin özerkleşmesini ve girişimciliği savunmaktayken buna karşın milliyetçi ekol yani Alman ekolü ise devletin ekonominin, siyasetin, hukukun merkezinde ve örgütleyicisi olmasını, bunların devlet üzerinden gelişimini göstermesini savunmaktaydı. Bu ikinci ekol kendisini iktisadi milliyetçilik olarak ortaya koymuştur. Ancak dönem özelliklerine bakılacak olursa olay sadece iktisadî boyutuyla ortaya çıkan bir şey değil, aynı zamanda bünyesinde siyasi açıdan milliyetçiliği de barındırmaktadır. Çünkü bu dönem Osmanlı İmparatorluğu aleyhine ayrılıkçı hareketlerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Dolayısıyla da bunlara tepki olarak -özellikle de Balkan Savaşları sonrası- Türkçülük akımının da yükseldiği bir dönemdir. Bu sebepten milli iktisat ekolü; iktisat ile siyaset içerisindeki milliyetçiliği harmanlayan bir ekol olarak devletin ekonomide rol oynamasını ve milli burjuvazinin yaratılmasını isteyen bir görüş/ekol olarak karşımıza çıkmıştır.
Erick Jan Zürcher der ki; “İttihat ve Terakki’nin uygulamaları ve politikaları aslında Cumhuriyet Döneminde devam edegelmiştir”. Şüphesiz ki Cumhuriyet Dönemi yeni bir dönemdir, ulus devlet inşa edilmiştir, imparatorluk yıkılmıştır lakin hem kurulan kurumlar hem düşünsel kökleri itibariyle Cumhuriyet Döneminin ekonomi politiği İttihat ve Terakki dönemine kadar gitmektedir. İttihat ve Terakki 1914-1918 arası dönemde kendi politikalarını hayata geçirme şansı bulmuştur ve bu dönem milli iktisat dönemidir. İşte bu dönemde yapılan şeylerin birçok benzeri cumhuriyet döneminde de uygulanmıştır. Örneğin 1913’te Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır ve bir benzeri de 1927 yılında Sanayi-i Teşvik Kanunu altında biraz daha geniş kapsamlı bir şekilde tekrar ortaya konulduğunu görmekteyiz. Sadece bununla da kalmamaktadır; İttihat ve Terakki bu dönemde yerli üretimi artırıcı, milli burjuvaziyi yaratmaya yönelik çeşitli tedbirleri ve teşebbüsleri vardır. Örneğin; milli bankalar kurulmuştur bu dönemde sadece İstanbul’da değil Anadolu’da da milli iktisadı desteklemek amacıyla bankalar kurulmuştur, burjuvaziyi desteklemek amacıyla çeşitli teşvikler ve krediler verilmiştir, burjuvazi sadece ekonomik değil siyasi ve sosyal anlamda da desteklenmiştir bunların benzerlerini Cumhuriyet Döneminde de görmek mümkündür.
Dönemin sonuna gelindiğinde, yani Milli Mücadele dönemine gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğunda iktidarı tek başına ele alacak güçte olmamakla birlikte, iktidarın politikalarını etkileyebilecek güçte bir milli burjuvazi ortaya çıkmıştır. Bu milli burjuvazinin iktidarı tek başına ele aldığı dönem olarak da biz 1950’leri yani Demokrat Parti dönemini göreceğiz. Ancak şu da bir gerçektir ki, evet, bir milli burjuvazi bu dönemin sonunda ortaya çıkmıştı ama bu burjuvazi Almanya’daki milli iktisadı sürükleyen sanayi burjuvazisi gibi değil, ticaret burjuvazisi düzeyinde kalmıştır. Bizde yani Cumhuriyet Döneminde devletçi politikalara yönelinmesinin sebeplerinde birisi de budur. Bizdeki burjuvazi spekülatif amaçlarla kâr elde etmeyi amaçladığı için, kendi bireysel çıkarını ticaret yoluyla daha fazla elde edeceğini düşündüğü için ticaret düzeyinde kalmış ve sanayi burjuvazisine dönüşememiştir.

Cumhuriyetin Dönemindeki iktisadi durumdan kısaca bahseder misiniz?

-Cumhuriyet Dönemi kendi içerisinde bir bütün değildir, çeşitli dönemleri barındırmaktadır. 1923-1930 yılları erken Cumhuriyet Dönemi; literatürde liberal olarak tanımlanır. Liberal midir? Evet, göreceli olarak liberaldir. Çünkü buradaki liberalizm hiçbir zaman kendisini saf bir liberalizm olarak ortaya koymamıştır. Yani devletin piyasaya müdahil olmadığı bir liberalizm değildir bu dönem. Ancak bu dönem her ne kadar liberal olarak adlandırılsa bile devlet piyasaya müdahil olmuştur. Örneğin yatırımları imtiyazlı şirketlere vermek ve ihaleler yoluyla özel sektörün sermayesini belirleme yoluna gitmiştir. 1930’lardan itibaren koşulların ve durumun değiştiğini görmekteyiz. Bu dönemde Türkiye’nin kendi iktisat politikasını ve buna bağlı olarak toplumsal yapısını düzenlemesini sağlayan kolaylaştırıcı ve zorlaştırıcı etkenler bulunmaktadır. Çünkü bu dönem 1929 Ekonomik Buhranının ortaya çıktığı bir dönem ve bu da devletçiliği zorlayan bir durum olarak karşımıza çıkmıştır. Her ne kadar İttihat ve Terakki’den itibaren bir milli iktisat politikası gerçekleştirilmeye, milli burjuvazi yaratılmaya çalışılmışsa da bize 1929 Ekonomik Buhranı ithalat yoluyla gelmiştir. Bu sebepten burjuvazi birdenbire vatan haini olarak adlandırılmış, kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koymakla suçlanır duruma gelmiştir ve denmiştir ki madem biz bunu milli burjuvazi eliyle gerçekleştiremiyoruz o zaman bu kalkınmayı devlet eliyle yapmalıyız. Aynı zamanda bu dönem faşizmin ve komünizmin yükseldiği, siyasi anlamda da oldukça sıkıntıların mevcut olduğu bir dönemdir.

-İzmir İktisat Kongresi’nde (1923) amaçlanan ekonomi politikası nedir?

-Bu dönemde artık Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet dönemine bir geçiş başlamış ve artık cumhuriyet yönetiminin batıya bir mesaj vermesi gerekmektedir; ” Kurtuluş Savaşı ile derinleşen anti-emperyalist tutum ve Batı ile mücadeleye rağmen İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar ile yeni kurulacak olan cumhuriyetin ekonomik bağımsızlığını ortaya koyduğu ve her şeye rağmen yönünün batı olacağını ortaya koymuştur”.

İş Bankası Etibank, Sümerbank gibi kurumların devlet eliyle kurulması devletçilik politikalarına ne derece dâhil edilebilir?
Devletçilik dediğimiz dönem Türkiye’de 1930 yılında başlamıştır. İlk defa Sivas demiryollarının açılışında İsmet İnönü devletçi olduğumuzu ifade etmiştir ve bu büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Dediğimiz gibi o döneme kadar görece bir liberallik dönemi mevcuttu, birdenbire İsmet İnönü’nün devletçi olduğumuzu ifade etmesi şaşkınlıkla karşılanmıştır. Fakat bu söylem 1932 yılına kadar fiili anlamda uygulanmamış, sözde kalmıştır hatta ve hatta bu dönemin başında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet Halk Fırkası’nı yeterince devletçi olmadığı noktasında eleştirmiştir. Hakikaten 1930-32 Aralığında devletçilik adına herhangi bir şey yapılmamıştır. Mustafa Şeref Özkan’ın İktisat vekâleti ile bizdeki devletçilik başka bir boyut kazanmıştır. Bu sözünü ettiğiniz Etibank Sümerbank gibi kurumlardan çok daha farklı bir modeldir. Mustafa Şeref Özkan’ın kurmak istediği şey devletçilik modeli içerisindeki banka modeli Sümerbank değildir, bu banka sanayi ve kredi bankasıdır. Yani devletçiliğin yükseldiği iki temel vardır; birisi devletçiliğin finansmanını yapacak banka olarak sanayi ve kredi bankası diğeri ise bu finansmanı fiiliyata dönüştürecek olan devlet sanayi ofisidir. İş Bankası ise bu ekonomik plan içerisinde yer almamıştır, sıkıntı da oradan kaynaklanıyor zaten İş Bankası Celal Bayar’ı milli burjuvaziyi temsil etmektedir. İş Bankası, İttihat ve Terakki’den beri desteklenen ancak 1929 ekonomik krizi sonrası vatan hainliği ile suçlanan grubu ifade etmekte. Mustafa Şeref Özkan; bir tarafında Sanayi ve Kredi Bankası diğer tarafında Devlet Sanayi Ofisiyle yükselecek devletçilik politikasını amaçlamıştır. Bu politikanın önemi şuradan kaynaklanıyor; bu son derece sert bir devletçilik çünkü burjuvaziyi tamamen kapının dışında bırakan bir devletçilik ilkesidir.
1932’de başka önemli gelişmeler de oluyor; mesela Mustafa Şeref Özkan çay, tütün ve şekerin ithalatının tamamen devlet tekeline verilmesi ve ithalatta devlet kontrolünü artıran kanunları peşi peşine yayınlamıştır. Bu kanunlar neticesinde burjuvazi içerisinde huzursuzluk hâsıl oluyor ve bu huzursuzluk milli burjuvazinin kendisini ortaya koyduğu İş Bankası aracılığı ile Mustafa Kemal Atatürk’e ifade edilmiştir. Bunun üzerine Mustafa Şeref Özkan sağlık sorunları öne sürülerek iktisat vekâletinden alınmıştır ancak esasında sebep sağlık sorunları değil, tamamen iktidar bloğu ile ilgili olan bir meseledir. İktidar bloğu dediğimiz kavramı açarsak aslında Nicos Poulantzas’dan alınan bir kavram ve bu bizde kendisini pratikte gösteriyor. Milli Mücadeleyi yürüten üç temel güç vardır; bunlardan bir tanesi asker-sivil bürokrasi, büyük toprak sahipleri ve İttihat Terakki’nin çabalarıyla oluşturulan milli burjuvazidir ve bu üç gücün önderliğinde milli mücadele başarıya ulaştırılmıştır. Bu üç güç 1923 yılından 1950 yılına kadar iktidar bloğunun bir unsuru olarak karşımıza çıkar. Bu iktidar bloğunun lokomotifi asker sivil bürokrasinin tek başına hareket edemediği ve belli dayanaklara ihtiyaç duyduğunu göstermiştir eğer böyle olmasaydı Mustafa Şeref Özkan’ın yapmak istediği devletçilik politikasına bir tepki gelmez ve iktidar bu tepkiyi değerlendirmek zorunda kalmazdı. Bu sebeplerle Mustafa Şeref Özkan kafasındaki devletçilik politikası uygulanamamıştır. Devlet Sanayi ve Kredi Bankası modelini terk ederek yerine Sümerbank modelini getirmiştir. Sümerbank devletçilik dışı bir model mi diye sorarsak cevabımız hayır olur, daha ziyade karma ekonomi modeli olarak karşımıza çıkar. Mustafa Şeref Özkan’ın planında böyle bir politika olmamasına rağmen milli burjuvazi 1932’den 1939’a kadar kendisine yer edinmiş ve ne şekilde yer edindi dersek; sanayileşme temelinde devletçilik politikalarının finansmanı yönünden yer edinmiştir. Bu yüzden Sümerbank modeli devlet sanayi kredi bankası kadar sert bir devletçiliği ifade etmemekle birlikte tamamen liberalizme dönüş olarak da yorumlanmamalıdır.

İkinci dünya savaşı döneminde uygulanan savaş politikasının; girişimcilere ve devletçi ekonomi politikasına yönelik etkileri nelerdir?

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte devletçilik politikaları bir duraklama aşamasına gelmiştir ancak 1934-1938 döneminde iki tane büyük sanayi planı yapılmıştır. 1934’te devletçilik kapsamında yirmi büyük temelli sanayi planlandı. Bu planlanan yirmi teşekkülün tamamı kuruldu ve bu başarının etkisiyle 1938’de savaştan önce yüz sanayi kuruluşu amaçlandı ama savaş koşullarından dolayı maalesef ki gerçekleştirilemedi. Türkiye savaşa fiili olarak katılmadı ve tarafının Batı olduğunu göstermek amacıyla sonunda Almanya’ya karşı savaş açmış ancak savaş ekonomisi devletçi politikaların fiiliyata dönüşmemesine sebep olmuştur. Başka bir getirisi de sisteme yeniden giren milli burjuvazi savaş ekonomisi ve karaborsayla birlikte gücünü arttırmıştır. 1950-60 liberal olarak adlandırılan döneminin temeli devletçilik ve savaş ekonomisi politikalarına dayanır.

İsmet İnönü yerine Celal Bayar’ın başbakan olarak atanması ülkemizdeki “devletçilik” ve “liberalizm” taraftarlarını ne şekilde etkilemiştir?

Bu kişiler siyasetçiden ziyade devlet adamlarıdır. Bu sıfatları birbirinden ayırarak değerlendirmek lazım. Bayar İş Bankası genel müdürüydü, Demokrat Parti’nin kurucusu ve aynı zamanda tek parti dönemindeki devletçi politikalarının yürütücüsüydü, dönemin ruhuna göre değişen bir durumu söz konusu olmuştur. Mustafa Kemal ve İnönü arasında da sıkıntılar vardı ve bunu gidermek amacıyla Mustafa Kemal’in yaptıklarından biri de Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulması olmuştur. Bu fırka Paris’te büyükelçilik ve meclis başkanlığı yapmış olan -dostu- Fethi Okyar tarafından kuruldu. Kuruluş nedenlerinden biri de Atatürk’ün parti içinde İnönü’nün etkisini azaltma düşüncesidir ancak üç ay gibi kısa bir sürede belediye seçimlerinde Serbest Cumhuriyet Fırkası önemli oy almasına rağmen kendi kendini kapatmıştır. Atatürk parti kapatıldıktan sonra Anadolu gezisine çıkmış ve bu gezide Cumhuriyet Halk Fırkasının ilke ve değerlerinin toplumda yerleşmediğine şahitlik etmiştir. Tek başına ekonomi, toplum, meclis ve siyasete hâkim olmasına rağmen yedi yıl içerisinde Cumhuriyet Halk Fırkasının ve cumhuriyetin değerlerinin halk içinde tam anlaşılamadığı görülmüştür. Mustafa Kemal; bu sorunların temelinde siyasi ve sosyal nedenlerden ziyade ekonomik nedenlerin olduğunu görmüştür, refah halka götürülememiştir. Yoksa Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın liberal olmasını halkın pek de önemsediği söylenemez. Atatürk; refahın halka mevcut şekilde yayılamadığını ve bunun devletçilikle yapılması gerektiğini düşünmüştür. 1937’de Mustafa Kemal kendini kültür, tarih gibi alanlara kendini vermişti. Devlet yönetiminden ziyade işin sosyal ve kültürel boyutuyla ilgilenmeye başlamıştı, tabii bu partiyi İnönü’ye bıraktığı anlamına gelmemekteydi. İnönü ile aralarındaki ilişki 1937’de kopma noktasına geldiğinde, Celal Bayar başbakan oldu ancak tekrar etmek gerekir ki bu dönemde de devletçilik devam ediyordu. Hala liberal modele geçilmemişti. Bayar’ı da bu dönemde devletçilik kapsamında ele almak gerekir.

1930-1939 yıllarını Korkut Boratav korumacı-devletçi sanayi dönemi, 1940-1945 dönemini de kesinti dönemi olarak adlandırıyor. Bu dönemleri nasıl özetleyebiliriz ve bu dönemlerin halka yansımasını ne şekilde açıklayabiliriz?

Ben de bu isimlendirmelere katılıyorum. Burada halka yansıma durumu önemlidir. Devletçi dönemde eğer ki siz sanayi temeli üzerinden kalkınma planlıyorsanız, bir sanayi burjuvazisinin ve bu burjuvaziyle birlikte işçi sınıfının doğması gerekmektedir. Bu dönemde işçi sınıfı oranının %8 arttığı görülmekte. Çok büyük bir oran olmasa da kısa dönemdeki (1932-39) bu artış önemlidir. Dönemin ekonomik ve siyasi konjonktürü gereği Türkiye devletçi politikasını kendi öz kaynaklarıyla yürütmek zorunda kalmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün de önem verdiği nokta ekonomik bağımsızlık ile siyasi bağımsızlık arasındaki önemli ilişki olmuştur. Osmanlı’dan da kalan borçlarla, hasta ve sağlıksız nüfus gibi etmenlerle de ekonomik anlamda çok verimli bir dönem olmadığı için öz kaynaklara yönelim mecburileşiyor ve bu öz kaynaklarda da vergiler önemli yer tutmak durumunda kalmıştır. Devletçiliğe sağlanan kaynaklar vergi artışlarıyla sağlanmaya çalışılmıştır. Bu vergilerin alındığı kişiler köylüler, çiftçiler, işçiler ve memurlardır. Büyük toprak sahipleri ve burjuvazi kazançlı çıkıyor ama her türlü burjuvazi değil; İktidara yakın ve ihracata yönelik işlerle uğraşan burjuvazi. ‘’Malımı alanın malını alırım.’’ politikasının da uygulandığını görüyoruz. Toplumsal sermaye birikimi anlamında bakıldığı vakit bu sanayi işletmelerinin kurulduğu yerlerin sosyo-kültürel, ekonomik yapıları değişmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in de kitaplarında bunları görmek mümkün. Varlık vergisine de değinecek olursak burada da milli burjuvazi korunmuş, gayrimüslimlerden devir alınan işletmeler de yer yer görülmüştür.
Marshall yardımlarının Türkiye’deki devletçi politikalardan liberalizme geçiş durumunun halkı nasıl etkilediğini söyleyebiliriz? Marshall yardımları neden ortaya çıktı?
Artık görece özerk dönem sona ermiştir, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadarki dönemde dünya üzerinde hegemon bir güç yoktur, ABD bu savaş sonrası hegemon güç olmuştur. Avrupa’daki savaş yıkımını toparlamak için ABD dünyaya yardım etmeye başlamış ve bu yardımlar Demokrat Parti’nin ilk döneminde ülke ekonomisinin düzelmesinde önemli rol oynamış ve devletçi politikadan liberal çizgiye geçişte büyük pay sahibi olmuştur.
*Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde öğretim üyesidir.

Hazırlayanlar:

Ayyüce Dalkılıç- Oğuzhan Ayaz- Cengizhan Çandıroğlu

 

Bir Cevap Yazın