MÜLAKAT-DOÇ. DR. ÖMER KURTBAĞ

 

Doç. Dr. Ömer Kurtbağ; Erciyes Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümünde öğretim üyesidir. Amerikan dış politikası ve Türk-Amerikan ilişkileri üzerine yapmış olduğu çalışmaları mevcuttur. Bunun yanı sıra, AB dış ilişkileri ve AB- Türkiye ilişkileri üzerine çalışmalar da yapmıştır. Sayın Kurtbağ ile gerçekleştirdiğimiz bu mülakatımızda çok tartışılan bir mesele olan küreselleşme üzerine konuştuk. 

 

– Kısaca belirtecek olursanız küreselleşme nedir ve günümüze kadar hangi evrelerden geçmiştir?

            Bir tarihsel olgu olarak baktığımızda, yapılan çeşitli çalışmalar ışığında insanlar arasındaki siyasal ekonomik etkileşimin başlaması ve ticari etkileşimin yoğunlaşmasını küreselleşme olarak niteliyoruz. Tarihin farklı dönemlerinde buna ilişkin pek çok örnek var; İskender’ in seferleri olsun, Roma İmparatorluğunun yayıldığı alan, farklı uygarlıkların karşılaşması ve aralarındaki etkileşimin artması gibi. Ama modern bir olgu olarak kabul edersek, yani küreselleşmeyi kapitalist küreselleşme olarak kabul edersek, o zaman daha yakın tarihlere bakmamız gerekiyor. Bu noktada da beş yüz yıl öncesine kadar giden çalışmalar var.

Bir küresel dünya sisteminin ortaya çıkışı, özellikle coğrafi keşifler sayesinde Batı’yla dünyanın geri kalanın etkileşiminin artması sayesinde ve bu düşüncenin arkasındaki temel mantık kapitalist birikimin oluşması. Modern anlamıyla küreselleşmede iki tane dalga görüyoruz. Birincisi 19. yüzyılın son çeyreğine tekabül ediyor ve 1. Dünya Savaşı ile kesintiye uğruyor, arkasından 1929 Dünya Ekonomik Buhranı sonucunda da büyük bir darbe yiyor. İkinci küreselleşme dalgası ise II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, özellikle de 1970 ve 1980’lerden bu tarafa daha da hız kazanan ve görünür hale gelen, böylece de uluslararası ilişkiler dâhil pek çok bilim alanını doğrudan etkileyen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Küreselleşme süreci, temelde üç boyutuyla incelenebilir: ekonomik, siyasi ve kültürel boyutlar olarak. Ekonomik boyut olarak, özellikle son otuz- kırk yıldır neredeyse bütün dünya ölçeğinde üretimin küreselleştiğini görüyoruz. Bu durum tabii Batılı ya da çok uluslu şirketlerin üretimlerini ucuz emek avantajı sunan yerlere taşımalarıyla daha çok gerçekleşti. Ekonomik açıdan üretimin dışındaki diğer bir boyut, ticaretin küreselleşmesi. Ticaretin küreselleşmesi çok eskiye gidiyor tabii ki, eski İpekyolu’ nu düşünürsek Arap tüccarlar Asya ve Uzakdoğu ile çok yakın ilişkiler içerisindeydiler, bu ilişkiler hem kervanlarla hem de deniz yoluyla oluşturuldu. Diğer bölgeler için de, özellikle Coğrafi Keşifler sonrası için Batılıların buralara yayılması benzer ilişkileri ortaya çıkarmıştır. Ama modern anlamıyla ticaretin küreselleşmesi, II. Dünya Savaşı sonrası dönemlerde hız kazanıyor, özellikle de GATT ‘ın bir anlaşma olarak 1947′ de imzalanmasından sonra tarifelerin azaltılmasıyla dünya ticaretinin serbestleştirildiğini görüyoruz. Daha sonra bu bir örgüte dönüştürüldü ve Dünya Ticaret Örgütü 1995′ ten beri çok sayıda ülkenin üye olduğu bir kuruluş olarak ortaya çıktı. Ama bugün 160’tan fazla üyesi olan bu örgütün işlevini yerine getirdiğini söylemek zor. Dünya ticaretinin serbestleşmesi noktasında bir tıkanmışlık var. Ekonomik küreselleşmenin üçüncü boyutu ise finansın küreselleşmesidir. Bu boyut diğer ikisine göre çok daha baskın diyebiliriz, çünkü finansal hareketler 7/ 24 devam edebiliyor. Dünya borsalarının sürekli uyanık olması, finans kuruluşlarının sıcak para akışını kesmemeleri bu durumun en önemli sebebi, ama bir de finansal piyasalar arasında dünyanın milli gelirinin çok çok üstünde bir para dolaşımı olduğunu görüyoruz. Bu da dünya ekonomisinin finansal istikrarını zaman zaman tehlikeye sokabiliyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler 1980’lerde ve 1990’ larda bu durumdan menfi yönde etkilenebiliyorlardı ama bugün baktığımızda Batı dünyasında da bu finansallaşmanın bir kriz ürettiğini ve bütün dünyaya bunun bir risk olarak yansıması olduğunu görüyoruz. 2008’deki Amerika merkezli küresel mali kriz buna bir örnek. Avrupa Birliği de yine benzer bir süreçten geçti.

Siyasal ve kültürel açıdan küreselleşmeye bakılacak olursa, modern siyasal perspektiften incelediğimizde Batılı liberal demokrasinin ve ona atfedilen bir takım değerlerin bütün dünyaya yayılması veya yayılmaya çalışılmasının esas olduğunu görüyoruz. Bu zaman zaman Batı’nın zor kullanmasıyla da gerçekleşen bir süreç olarak karşımıza çıktı ve insani müdahale gibi bunu gerekçelendirmeye çalıştılar veya küresel yönetişim kavramını da burada kullanabiliriz. Yani ulus-devletin aşağıdan ve yukarıdan yetkilerini paylaşması veya devretmesi, diğer aktörlerle birlikte yetki kullanmaya başlamasını burada görüyoruz. Bunun gibi kavramlar siyasal küreselleşme bahsinde daha çok karşımıza çıkıyor. Kültürel açıdan baktığımızda ise, küreselleşmenin daha çok Batı kültürünün diğer kültürlere karşı üstünlüğü temelinde tartışıldığını görmekteyiz ama bugün bu anlayış tam anlamıyla yeterli değil. Hibritleşme dediğimiz bir olgu çıkıyor karşımıza, yani yerel kültürle küresel kültür bir araya gelerek kaynaşıyor ve dolayısıyla hibrit kültür ürünleri karşımıza çıkıyor. Burada kültürel küreselleşme bahsinde birçok kavram kullanılıyor mesela McDonaldslaşma, Disneyfication, Coca-Colonization gibi. Bu tabii ki Batılı şirketlerin daha çok bütün dünya ölçeğinde faaliyet göstermesi ve Batı kültürünü de beraberinde taşımalarıyla birlikte düşünülen bir süreç ve bu kavramlarla anlatılmaya çalışılıyor. Bu anlamda her üç boyutta da şu anda küreselleşme sürecinde ciddi bir tıkanma veya bir kriz olgusundan bahsedebiliriz.

Geride bıraktığımız BM Genel Kurulu toplantısında ABD Başkanı Trump küreselleşmeyi açıkça reddetti ve bunun artık kendi politikaları olmadığını belirtti. Bu durumu göz önünde bulundurursak küreselleşmenin geleceği hakkında ne söylemek istersiniz?

            ABD ve Batı tabii ki küreselleşmenin öncü güçleri, savunucuları ve destekleyicileri. Ama şöyle bir şey gerçekleşti sanki: Batı’nın kendisinin öncülük ettiği bu süreç Batı çıkarları aleyhinde gelişme göstermeye başladı gibi. Özellikle de üretimin küreselleşmesi, bundan Çin’ in veya diğer bölgelerin kârlı çıkmaya başlaması sonucu Batı’daki artan işsizlik vs. yan yana geldiğinde küreselleşmeye yönelik eleştirileri ve tepkileri giderek artırdı. Bu aslında yeni de değil, 1990’larda başladı. O zaman daha çok IMF, DTÖ ve Dünya Bankası’nın politikalarına karşı tepki olarak ortaya çıktı ve sokak gösterileri boyutundaydı. 1999 Seattle’ da olduğu gibi ve daha sonra Dünya Sosyal Formu gibi oluşumlar gördük. Bunlar soldan gelen eleştirilerdi ama sağdan da gelen eleştiriler vardı. 1990’larda kapitalist küreselleşmenin aldığı biçimi neo-liberalizm olarak tanımlarsak, bu tepki daha çok neo-liberalizme ve onun politikalarına yönelmiş bir tepki görünümünde. Çünkü neo-liberalizmi, kapitalizmin son formu olarak nitelendirebiliriz. Bunun daha insani boyuta çekilmesi konusunda 2000’lerin başında çabalar görüyoruz  ama bu sorunu maalesef kökünden çözmedi. Yani Dünya Bankası biraz daha yoksullukla ilgilenmeye başladı,’ Washington Uzlaşısı’ deniliyordu neo-liberal politikalara bu sefer ‘Post Washington Uzlaşısı’ diye bir kavram oluşturuldu. Fakat bunlar daha çok kozmetik değişikler oldu ve 2008 krizi ile de zaten böyle olduğunu gördük, neoliberalizmin iflası kanıtlanmış oldu. Neo-liberalizmin dünyayı getirmiş olduğu nokta derin bir kriz oldu. Batı’da bunun etkileri daha çok hissediliyor. Çin mesela bu krizden Batı kadar etkilenmedi, büyümesini sürdürdü. Ama son dönemde yavaş yavaş büyümesi de düşüyor zaten bunu kendi ekonomi politikasıyla da amaçladığını görüyoruz. Yani ekonomisinde bir soğuma var biraz da aslında o çift haneli hızlı büyüme dönemi çokta normal değildi sanki bu anlamda bakıldığında. Şimdi bugün Komünist Çin küreselleşmenin savunucusu, temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bunu açıkça ifade etti. Tabii burada Trump nerede duruyor? Trump’ ı popülist bir siyasetçi olarak kabul edecek olursak eğer, Trump küreselleşmenin özellikle serbest ticaret anlaşmaları ile üretimin küreselleşmesi boyutlarına tepki göstererek oy toplamaya çalıştı ve halen de bu tutumunu korumaya devam ediyor. Zaten bir takım anlaşmalardan ve sözleşmelerden çekilmesi de bu tutumunda ısrar edeceğinin bir göstergesi. Sadece NAFTA kurtulabildi bu noktada o da yenilenerek karşımıza çıktı ve onun da daha korumacı bir çizgiye çekildiğini görüyoruz. Trans-Pasifik ortaklığı mesela Obama’nın Asya-Pasifik politikasının en önemli ayaklarından biriydi ama Trump’ın ilk çekildiği anlaşmalardan biri oldu, İklim Sözleşmesi’nden çekildi 2015′ te imzalanmıştı, İran ile yapılan Nükleer Anlaşma’dan çekildi. Bu gibi anlaşmalardan çekilme eğilimleriyle Trump bir mesaj vermeye çalışıyor, yani ‘artık biz küreselleşmeyi savunmuyoruz’ diyor zaten bunu da açıkça ifade etti. Dolayısıyla ABD bugün II. Dünya Savaşı sonrası kurulan ve adına ‘Liberal Uluslararası Düzen ‘ denilen yapının mimarı, savunucusu, koruyucusu, kollayıcısı -adına ne dersek diyelim – olmaktan ayrılıyor veya ayrılmak istiyormuş gibi duruyor. Trump da bunun temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu tabii pratikte ne kadar mümkün, küreselleşme saatini geriye almak diye ifade ediliyor ama bu geriye çevrilebilir mi? Yani üretimin ve finansın küreselleşmesi vs. Finansla fazla bir sorunu yok gibi duruyor fakat üretim noktasında Amerikan şirketlerine ciddi bir baskısı söz konusu. Bu şirketlerin dışarıya yatırım yapmamaları ülke içerisinde kalmaları işsizliğin önüne geçilmesi için.NAFTA’nın yenilenmesi gibi baskılarda da bunu görüyoruz zaten. Bu anlamda ABD veya Trump faktörü küreselleşmeyi geriye çevirmek için yeterli mi, bunu zaman gösterecek ama bir dönem daha kazanması zaten meçhul görünüyor fakat bu tabii söylediğimiz gibi II. Dünya Savaşı bittikten sonra kurulan düzenin artık çatırdadığını bize gösteriyor. Peki bunun yerini alacak yeni bir düzen var mı? Şu an için onu söylemek için de erken. ABD’nin yeni bir düzen kurma çabası içerisinde olup olmadığı da şüpheli görülüyor. Yani bir takım ABD’yi bağlayacak normlara, kurallara dayalı bir düzen kurmak Trump’ ın isteyeceği şey midir bundan ciddi şekilde kuşkuluyum. ABD çok taraflı kuruluşlardan, sözleşmelerden uzaklaşıp diğer ülkelerle, uluslarla, devletlerle ilişkilerini ikili temelde yürütmek istiyor ve bunun da arkasındaki temel saik olarak daha kolay bir takım tavizler koparabileceğini ve özellikle karşısındaki zayıf devletlerin ABD’ ye bu noktada fazla direnemeyeceğini hesap ettiğini varsayıyorum. Ayrıca bazı ülkeleri de tehdit olarak gösterip diğer ülkelere kolay yoldan silah satmak ve bundan gelir elde etmek böylece siyaset puanı toplamak gibi de bir çabası olması bunu gösteriyor. Özellikle Körfez Ülkeleri’nde bunu görüyoruz veya Kore- Japonya örneğinde bunu görmekteyiz. Bu anlamda Trump veya Trumpizm de deniliyor buna Amerika’ da, Trumpçı popülizm küreselleşmeye yönelik bu meydan okumayı ne kadar başarıya dönüştürebilecek burası gerçekten ciddi bir soru işareti fakat bunu yapıyor, yapmaya çalışıyor. ABD için özellikle Clinton dönemi düşünüldüğünde en küreselleşmeci dönemlerden birisiydi ve onun dönemlerinde temelleri atılan pek çok şey de aslında- veya Obama dönemindekiler için de aynı şekilde – Trump tarafından ya geri çevrilmeyle ya anti-Obama veya anti-Clinton politikalarla dönüştürülmeye çalıştırılıyor. İçerde yapılan reformlar için de bu geçerli, mesela Obama’nın sağlık reformu gibi.

ABD’nin boşaltmış olduğu küreselleşme kulvarını doldurmak isteyen Çin bu durumdan ne gibi kazanımlar elde etme peşinde ve sizce küreselleşme üzerindeki Çin hâkimiyeti nasıl sağlanacak?

            Açıkçası Çin henüz bir küresel güç değil, yani olmaya çalışıyor ama o anlamda olgunlaşmış ve rüştünü ispat etmiş bir güç değil. Buna bir kaç açıdan bakılabilir: Askeri açıdan bakacak olursak çok büyük bir kara gücü var, dünyanın en büyük ordusu, askeri teknolojisini geliştiriyor, daha fazla savunma harcaması yapıyor iki yüz milyar dolar bandını geçti. Yani ABD’nin üçte biri kadar hatta biraz daha fazla harcamaya başladı. Fakat ABD yaptığı müdahaleler ile ordusunu zinde tutma amacını gerçekleştirebiliyor ancak Çin’ in böyle büyük bir çatışma deneyimi henüz yok açıkçası. Bazı bölgelere Çin asker gönderdi ve bulundurdu ama bunun büyük bir çatışma deneyimine tekabül etmediğini görüyoruz. Afrika Boynuzu dediğimiz bölgede Cibuti’ de bir tane askeri üs açtılar ama önün ötesinde ABD’nin dünya ölçeğinde yedi yüzden fazla askeri üssü olduğunu, bu üslerde iki yüz elli binden fazla asker bulundurduğunu düşünürsek henüz bir kıyaslama doğru olmaz. Ekonomik olarak bakarsak da ekonomik büyümede çok hızlı bir yükselişi var. Son on- on beş yılda bu daha da  hızlandı ve basamakları teker teker çıkıyor, hatta Japonya’yı geçip ikinci sıraya oturdu belki ABD’ yi de yakında  geçecek veya kimilerine göre geçti. Bu anlamda ekonomik büyüklük tabii ki bir şey ifade ediyor ama diğer taraftan bunun biraz arka planına baktığımızda; birincisi kişi başına düşen milli gelir açısından henüz bir ABD veya diğer Batı ülkelerinin çok gerisinde bunda nüfus faktörünün de etkisi yok sayılamaz ama gelişmişlik açığını kapatması gerekiyor. Evet çok büyük bir kitleyi yoksulluktan çıkarmayı başardı bunun yanı sıra kırdan kente göç, şehirlerde kurulan fabrikalar özellikle Doğu kıyısı için bu durum söz konusu ama iç bölgelerin halen kalkınma bakımından zayıf kaldığını görüyoruz. Ayrıca içeride çeşitli zayıflıkları ve kırılganlıkları da var yani ekonomik olarak da ekonomisini dönüştürmeye çalışıyor eski taklit ya da kopya ederek üretim yerine kendi teknolojisini üretmeye çalışıyor ve şu anki lideri Şi Cinping’in büyük bir Çin vizyonu var. Fakat dediğimiz gibi Çin’in şu anki çok yüksek borç düzeyi ve finansal piyasalarının çok fazla derinliğinin olmaması, paralarının konvertible olamayışı vs. gibi durumlar devletin ekonomi üzerinde çok ciddi bir denetimini gerektirebiliyor ve bu gerektiğinde baskıya da dönüşebiliyor. Bu noktada zaten Batı’dan eleştiri geliyor, kur manipülasyonu uyguluyor vs. gibi. Temel amacı, şimdiye kadar ihracata dayalı büyümeydi ve kuru buna göre ayarlıyordu fakat bundan sonra iç talebi artırmaya dönük bir büyüme modeline geçmeye çalışacak ama ihracatta tabii diğer ülkelerle olan fazlalarını da korumaya gayret edecektir mutlaka. Trump’ ın da zaten en fazla dikkatini çeken husus bu gibi görünüyor. Yani Çin- ABD ilişkilerindeki dengesizlik, ABD Çin’ e fazla mal satamazken Çin çok büyük fazla veriyor; ABD ile olan ticaretinde bu nokta Amerika’ da işsizlik veya diğer eleştirilerle karşılaşıyor. Bu eleştiriler de, Çin’in kur manipülasyonu ile kendine avantaj sağladığı yönünde oluyor. Trump’ ın son aylarda yaptığı eylemlere de dikkat edersek, çeşitli tarifeleri artırarak Çin’ e karşı bir hamleyle buna cevap vermeye çalıştı ama bunun ötesinde yani Çin’ e gitmiş şirketleri geri Amerika’ya döndürüp kendi ülkelerinde yatırım yapmalarını sağlamaya çalışmak ayrı bir şey. Tabii tarifeleri artırıp kolay yoldan gitmeye çalışmak daha ayrı bir şey ama bunun bir maliyeti olacak Amerikan tüketicisi açısından. Örneğin Çin mallarının pahalılaşması gibi bir sonuç doğurabilir. NAFTA için de aynı durum geçerli. NAFTA’nın yeni hükümleri otomotiv sektöründe Amerikalı tüketiciye darbe vuracak gibi görünüyor çünkü otomobil fiyatları yükselecek. Dolayısıyla Trump bir yandan küreselleşmeye ve Çin’e karşı hamle yaparken diğer taraftan aslında kendisine destek veren kitlenin cebine dokunacak bir noktaya da savrulabilir. Korumacılıktan kimsenin kârlı çıkmayacağı herkesin kaybedeceği bir senaryodan bahsediliyor çünkü daha önce de yaşandı II. Dünya Savaşı öncesi dönemi düşünürsek şimdi benzerlikler kuruluyor o dönemle. Bugün de tekrar komşuyu fakirleştirme politikaları veya korumacı politikalar, neo- merkantilizm tekrar yükselişte, bu tür önlemlere karşı en aktif olması gereken örgütken DTÖ’nün burada çaresiz olduğunu görüyoruz ama gerekirse oradan da zaten çekileceğini açıklamıştı Trump.

Tabii Çin’ in içeride sosyal kırılganlıkları da var etnik yapısının çok çeşitli olması ve bunlar üzerinde uyguladığı baskılar özellikle Uygur Türkleri üzerinde veya Tibet Bölgesinde ve diğer azınlıklar üzerindeki baskılar da bir kırılganlık arz ediyor. Olası bir ekonomik durumda daha fazla bozulma veya kötüye gitme söz konusu olursa bu kırılganlıkların daha da artma ihtimali var. Bu açıdan da Çin’ in iç zaafları ve henüz ABD’ye meydan okuyabilecek ölçekte dünya siyasetine ağırlığını koymayışı şimdiye kadar ‘Barışçı Yükseliş’ diye yükselişini ifade etmesi, yani dünya sorunlarında lider ülke olmanın gerektirdiği sorumlulukları üstlenme değil de isteksiz kalışı göz önüne alınırsa, henüz bir küresel güç olma aşamasını tamamlayamamış olduğunu söylemek yanlış olmaz.

-ABD’nin ani bir kararla Suriye’ den çekilmesi, NAFTA’ da yapılan düzenlemeler, küreselleşmeyi reddetmesi gibi hamleler Amerikan dış politikası için ne anlam ifade ediyor?

            Şimdiye kadar Trump’ın attığı adımlara baktığımızda bu adımların Amerika’yı dünya liderliğinden geri çekmeye dönük adımlar veya bu tür sonuçlar verecek adımlar olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu geçmiş dönemlerde Amerikan dış politikasında gördüğümüz yalnızcılık (izolasyonizm) eğiliminden biraz farklı. Geçmiştekinin aksine Amerika’nın bu tür bir politikayı bilinçli olarak tercih edip uygulayarak yalnız kaldığını değil de, tam tersine izlediği politikalardan dolayı diğer ülkeleri de kendinden uzaklaştırdığından dolayı sonuçta yalnızlaştığını daha çok görmekteyiz. Tabii küreselleşme çağında bütünüyle kabuğuna çekilmek, yani bir ‘kale Amerika’  inşa etmek, etrafına duvar örmek ne kadar mümkün, evet bunu fiziksel olarak da yapmak istiyor belki ama küreselleşme çağında dünya ile bağınızı asgariye indirmek eski dönemlere kıyasla çok daha zor ve maliyeti çok daha yüksek bir politika tercihi olacaktır.

Trump faktörü bu noktada şu tür önlemlerle buna benzer politikalara kaymaya çalıştı; bazı Müslüman ülkelere seyahat yasağı koyması hatta Türkiye ile bir dönem ilişkisi geriledi fakat bunlardan geri adım attığını veya atmak zorunda kaldığını- Amerikan yargısının devreye girmesiyle-  görüyoruz. Dolayısıyla bağlantılı dünyada ABD gibi bir devletin kendi kabuğuna çekilmesi 1800’lere kıyasla çok ama çok zor ve başarı şansı da bir hayli düşük gibi görünüyor.

ABD’nin kendini biraz geriye çekmesini aslında Obama ile başlatabiliriz. Buna zaten ‘yeniden mevzilenme’ diyorlar. Yani kendini biraz geriye çekip içeride toparlanmayı sağladıktan sonra tekrar dünya sahnesine daha güçlü geri dönme arayışıyla da ilişkilendirebiliriz. Yani tümüyle dünyadan elini eteğini çekip kendi içine dönmesi şeklinde değil daha çok içeride restorasyon dediğimiz durum geçerli. Bunu sağlayıp, ki bunu daha önce Clinton falan da yapmıştı, içeride restorasyon ve arkasından yeniden dünya siyasetinde lider ülke olma amacı. Ama şöyle bir riski var tabii bunun, bazı yerleri boşalttıktan sonra ve başka güçlerin buraları doldurmasından sonra geri döndüğünüzde aynı boşlukları  bulamayabilirsiniz. Mesela Rusya Suriye’ ye girdi. Suriye’ den çekilme meselesinde de bu tartışılıyor, yani neden bölgeyi Rusya’ ya, İran’ a, üstü kapalı olarak Türkiye’ye teslim ediyoruz şeklinde Trump karşıtlarının bir eleştirisi mevcut. Bu durum ABD’nin tümüyle Ortadoğu’dan çekilmesiyle ilgili bir durum değil. Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan askeri varlığı muhtemelen tümüyle sonlanmayacak. Hatta son zamanlardaki haberlerde Trump’ın işi ağırdan alacağı, daha yavaş hareket edeceği ve çekilmenin adım adım gerçekleşip sonuçları görerek hangi sonuçlara yol açtığını inceleyerek hareket edeceği gerekirse muhtemelen geri adım atıp tekrar bölgeye geri dönme gibi bir ihtimalin bile olduğunu ifade ediyorlar. Bu noktada Trump’ın kendi inisiyatifiyle aldığı bir karar gibi görünüyor. Amerikan Devleti içerisinde bir mutabakatla alınmış bir karar olmadığını ve Trump’taki tutarsızlıkları da düşünürsek veya çabuk karar değişikliği eğilimini, bu kararın da geleceği garanti değil. Her an geri alınma ya da gözden geçirme ihtimalinin de bulunduğunu ve buna hazır olmak gerektiğini bilmek gerekiyor en azından Türkiye açısından bakarsak bu duruma.

-Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da ve diğer bölgelere baktığımızda bir korumacılık anlayışının yükseldiğini görüyoruz. Bu durum küreselleşmenin geleceği için ne ifade ediyor olabilir?

            Kısaca diğer sorularda da değindik ama biraz daha açabiliriz. 1929 Buhranı sonrası ülkeler komşuyu fakirleştirme, tarifeleri artırıp kendilerini korumaya alma gibi yollara saptılar. Bunun siyasal sonucu önemli aslında, bu ortamda Avrupa’da maalesef Hitler Almanya’ da işbaşına geldi, İtalya’ da zaten buna uygun bir yönetim vardı uzun yıllardır ülkeyi Mussolini liderliğinde faşistler yönetiyordu ve Japonya içinde tabii ki o serüvenci dış politikayı gerçekleştirme imkanı doğmuş oldu. Yani 1929 Bunalımı ve sonrasındaki korumacı politikaların savaşa giden sürece katkıda bulunduğunu, savaşın zeminini hazırladığını söylemek mümkün. Korumacılıktan dolayı dünya ekonomisinde bir sıkışmışlık oluştu. Tabii savaşın tek sebebi bu değil ama bunun da önemli bir faktör olduğunu görüyoruz.

Bugün benzer bir durum ortaya çıkabilir mi? Korumacılık hakkında en çok yapılan yorum kimseye yarar sağlayamayacağı. Bütün dünyada fiyatların artması ve enflasyonla sonuçlanabilir bunun sonucunda da herkes zararlı çıkabilir gibi bir görüş mevcut. Özellikle liberaller bunu sık sık dile getiriyorlar. Dolayısıyla bu tür önlem alan ülkeler hem ticaret savaşı hem de kur savaşı boyutunda gelişmekte olan ekonomiler açısından risk yaratıyor. Dolar bolluğu döneminin sona ermesi yatırımların daha çok ABD gibi daha güvenli liman sayılan yerlere doğru kaymasına neden oluyor. Bu da gelişmekte olan ülkelerin kırılganlığını artıracak bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.

G- 20 gibi küresel yönetişim kurumlarının buradaki rolü önemli ama 2008 krizinden sonra G- 20’nin oynadığı o etkin rolü artık pek görmüyoruz ve daha çok tartışma, görüş alışverişi yapılan sonra dağılan bir yapıya evirildi. Bu anlamda dünya ekonomisindeki bu kötüye gidişi ve risklerin önünü kesebilecek kurumsal mekanizmaların da zayıfladığını görüyoruz. Bu tabii ki riski daha da artırıyor. Zaten önümüzdeki 2019- 2020 için hem dünya ekonomisi hem de Batılı ekonomiler için çok olumlu senaryolar çizilmiyor. Yani bu ticaret ve kur savaşlarının yaratacağı riskler, jeo-politik risklerin yanında dünya ekonomisine olumsuz anlamda etkide bulunacak faktörler arasında başta geliyor.

-1990’ların sonunda 2000’lerin başında dünya çapında büyük yankı uyandıran alternatif küreselleşme yanlısı gösteriler sizce neden güç kaybetti ve Avrupa’da yaşanan son olayları alternatif küreselleşme ile bağdaştırabiliriz miyiz?

            Açıkçası, 90’ların sonu 2000’lerin başındaki bu hareketlenmeler -buna ‘küresel sivil toplum’ da deniyor- buradakiler daha çok 90’larda hız kazanan ve kendini gösteren neo-liberal politikalara ve Washington Uzlaşısı da dediğimiz özelleştirme, hızlı liberalleşme, açıklık, yabancı yatırımcılara sağlanan kolaylılar vs. gibi noktalara tepki gösterdiler. Ayrıca küresel yönetişimin ön plana çıkması ve ulus-devletin bu noktada geri plana itilmesi gibi faktörler düşünüldüğünde kitleler özellikle IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların kendilerinden kredi alan ülkelere yaptığı dayatmalara ve DTÖ’nün politikalarına tepki göstermeye başladılar. Bu tepkiler kitlesel gösteriler şeklinde daha çok gerçekleşti. Hatta DTÖ’nün olaylı 1999 Seattle Zirvesi’nden sonra ulaşılması daha zor yerlerde zirvelerin yapıldığına şahit olduk sırf göstericiler ulaşamasın diye. 2000’lerin başında da yine Dünya Sosyal Formu gibi forumlarla kapitalizme yönelik ve daha insani olması yönünde eleştirilerin getirildiğini görüyoruz. Ama bunlar hakim olan sistemi tümüyle yıkıp yerine yenisini kurma gibi açık bir alternatifle kendilerini ortaya koyabilmiş değiller. Bu durum daha sonraki, 2008-2009  krizi sonrasındaki kitle gösterilerinde de karşımıza çıkıyor ki bunlar da çabuk söndüler. Söz gelimi, ABD’deki Wall Street’ i İşgal Et eylemleri, bir parkta başladı ama üzerinden bir yıl geçmeden sönüp gitti şu an belki birçok insan hatırlamıyor bile. Arap Baharı’nda da belki küreselleşmeci politikalara yönelik eleştiriler görebiliriz ama daha çok oradaki ekonomik eşitsizliklere olduğu kadar siyasal eşitliksizlik uygulayan rejimlere de bir tepkiydi aynı zamanda ve belki de gecikmiş bir tepki diyebiliriz Ama o da pek çok ülkede tersine döndü. İstenilen demokrasi talebinin tam aksine gelişmeler görüyoruz, Mısır’ daki darbe örneğinde olduğu gibi.

Ve bugün yaşananlara bakıldığında Fransa’ da, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde hatta Arap Baharı’nın yaşandığı bazı ülkelere de sıçradığını görmekteyiz. Baktığımızda şöyle bir nokta daha çok dikkat çekiyor, bunların özünde anti-kapitalist sayabileceğimiz bir zeminden hareketle değil de daha çok kapitalist pastanın eşitsiz dağılımına eleştiri getiren daha çok orta sınıf  kitlelerin pastadan daha fazla pay alma telaşıyla ortaya çıkmış gösteriler olarak görüyoruz. Hükümetlere yönelik çeşitli taleplerle ortaya çıkıyor fakat kapitalist sistemi yıkalım yerine yeni bir yapı oluşturalım gibi bir niyet pek gözükmüyor ve ayrıca bu sokağa çıkan kitlenin büyük bir bölümünün aşırı sağ gruplara -Le Pen gibi- veya göçmen karşıtı görüşlere olan destekleri de dikkat çekici. Belki bu grupların bu noktada homojen olduklarını söyleyemeyiz ama çoğunluğu hatta sol gruplarda bile bunu görüyoruz, göçmen karşıtı bir dille kendilerini ortaya koyuyorlar. Bu anlamda bu hareketlere kapitalist küreselleşme karşıtı mı demek gerekiyor yoksa ülkelerindeki neo-liberal politikalarda ısrar eden hükümetlere, elitlere karşı yönelmiş tepkiler olarak mı bakmak gerekiyor, burası bir muamma fakat bu durumun kapitalist sistemin tümüyle ortadan kaldırılmasına değil buradan daha fazla pay elde etmeye yönelik tepkiler sonucunda oluştuğunu söyleyebiliriz. Günümüzdeki hareketleri, 90’ların sonu 2000’lerin başında özellikle soldan gelen eleştiriler, tepkiler ve hareketlerle kıyasladığımızda biraz daha geriye düştüğünü söyleyebiliriz, talep olarak ve kapitalizme yönelik eleştiriler anlamında bu gösterilerin daha geride kendini konumlandırdığını görüyoruz. Göçmen karşıtlığı da bu noktada dikkat çekiyor, yani ilerici bir paydada hareket etmiyorlar.

 

 

Hazırlayan: Mert KARAHASAN

 

Bir Cevap Yazın